07 Ağu 2011 — okulumgr
1- Leyla’nın Kepçesi
Yakınlarından biri vefat eden Leyla, kırkıncı gün hayır yapmaya karar verir. Kuzular kesilir, yemekler yapılır.Eş dost, akraba, tanıdık, herkes gibi yoldan geçenler dahi davet edilir. Ancak Leyla’yı görebilmek için uzaktan izleyen Mecnun’u davet etmezler.
Mecnun davete aldırmadan yemek almak için elinde tabak, yemek kuyruğuna girer. Yemeği de elinde büyük tahta kepçeyle kazanın başında Leyla dağıtmaktadır.
Sıra Mecnun’a gelir. Leyla bakar ki bu Mecnun! Yemek vereceğine Mecnun’un kafasına tahta kepçeyle vurur ve sıradan atar.
Mecnun bu ya.. Tekrar sıranın en sonuna girer.
Leyla, kazana kepçeyi daldırırken bir de bakar ki Mecnun gene gelmiş. Kepçeyi kafasına geçirir, sıradan bir daha atar.
Mecnun uslanmaz. Bir daha kuyruğa girer. O anda önündeki adam der ki:
-“Yahu! Ne biçim adamsın! Leyla iki kez kafana kepçeyle vurarak seni sıradan attı. Sana yemek vermeyecek, anlamıyor musun?”
Bunun üzerine Mecnun da şu beyiti söyler:
-“ Olmasaydı bana onun da meyli
Kepçeyi kafama vurmazdı Leyli…” der.
2- Leyla mı? Mevla mı?
Mecnun, içindeki “Leyla” aşkını söndürmek için kızgın çöllere düşmüş, maşukunu arıyordu. Üstü başı perişan, zayıflamış, güçten kuvvetten kesilmişti. Sevdiğini aramaktan neredeyse kendisini kaybetmişti.
Bu sırada hiç farkında olmadan, kızgın kumlara seccadesini serip namaz kılan bir adamın önünden geçti.
Adam selam verip Mecnun’un yanına doğru yürüdü. O, Rabbine yönelmiş namazını kılarken önünden geçerek huzurunu ve huşuunu bozan bu sorumsuz kişi kimdi acaba? Namaz kılan kişinin önünden geçmenin günah olduğunu ögretmeliydi ki, bari bundan sonra bu hatayı işlemesin…
Mecnun’un yanına vardı ve yakasına sarılarak öfkeyle bağırdı:
-“ Niçin ben namaz kılarken önümden geçtin? Bunun haram olduğunu bilmiyor musun?”
Mecnun şaşırmıştı. Bu adam da kimdi? ‘Namaz kılıyormuş da önünden geçmişim’ diye düşündü. Sonra gür bir sesle çıkıştı:
-“Be hey kendini Allah’a verdiğini zanneden adam, sen namaz kılıyordun haaa!!”
-“Elbette! Görmedin mi?”
-“Görmedim… Ben Leyla’nın aşkından önümü bile göremezken, sen nasıl oldu da ta uzaklardan beni gördün?”
Öfkeden burnundan soluyan adam bir anda şaşırmış, susmuş ve başını öne eğmişti.
Mecnun’un dudaklarından şu cümleler döküldü:
-“ Demek ki senin Mevla aşkın, benim Leyla aşkım kadar bile yokmuş…”
Hikâye bitince şerhi başlar. O hâlde şimdi, şerh edelim de anlayalım, meselenin aslı neymiş:
Efendim; Mecnûn, Leylâ’nın gözlerine bakınca, orada bir şey okudu. Leylâ, anlamaya sadece Mecnûn’un güç yetirebileceği bir dille, içli içli sitem etti. Bu sitem, sadece gözlerin derininde gizliydi ki, o saklı yere yalnızca Mecnûn’un bakışı ulaşabildi. Zira Mecnûn, aşkla baktı. Leylâ, yalnızca âşığına açtığı o mahremde, sessizce şöyle haykırdı:
“-A benim Mecnûnum! Bilmez misin ki, ben de sana Mecnûn’um… Bu halkı meydana, sırf seni görebilmek için döktüğümü; bunca zahmete, sırf seninle bakışabilmek için katlandığımı bilmez misin? Aramızdaki aşk ortaya dökülmesin, insanlar ileri geri konuşup fitne fesat çıkarmasın, sırrımız açığa çıkmasın diye böyle yaparım.
Benim derdim, sadece seni görmek, gözlerine dalmakken, şu senin ettiğine bir bak! Halk gibi çorbanın derdine mi düştün ki, nazarını yere, kâseni bana revâ gördün! Sen ki, benden bakışlarını esirgersin, işte o vakit, kepçeyi de kafana böyle yersin! Şimdi, o güzel başından kanlar süzülürken, iyi bil ki, içim yanıyor.